
Türkiye’de Ekonomik Kırılganlığın Anatomisi, Tüketici Davranışları Üzerine Bir Saha Araştırması
Kırılganlığın Anatomisi, Tüketici Davranışları Üzerine Bir Saha Araştırması
Bu Çalışma Panorama TR’nin Yayınladığı Mart Ayı Odak Raporundan Oluşturulmuştur
PanoramaTR tarafından gerçekleştirilen ODAK araştırması, Türkiye’deki ekonomik sıkışmanın konjonktürel bir dalgalanmadan ziyade, kronik bir yaşam düzenine dönüştüğünü çarpıcı verilerle kanıtlıyor. Şubat 2026’da 2.085 katılımcıyla gerçekleştirilen çalışma; enflasyon beklentilerinden kredi kartı kullanım alışkanlıklarına, tasarruf kapasitesinden büyük harcama eğilimlerine kadar geniş bir yelpazeyi kapsıyor. Veriler bir arada okunduğunda, ortaya tek bir mesajın çıktığı görülüyor: Türkiye toplumunun önemli bir bölümü artık büyüme değil, ayakta kalma modu içinde hareket ediyor.
Beklenti Çıpası Kaybedilmiş Durumda
Raporun en temel bulgularından ilki, enflasyon beklentilerindeki ısrarlı karamserlik. Katılımcıların yüzde 66’sı bu yıl enflasyonun artacağını öngörüyor; yalnızca yüzde 11’i azalacağını düşünüyor. Kasım 2025’teki yüzde 73’lük artış beklentisi kısmen gerilemiş olsa da düşüşün boyutu, iktidarın enflasyon söyleminin toplumsal güven tesis etmediğini açıkça gösteriyor.
Dikkat çekici olan, bu kötümserliğin yalnızca muhalefet seçmenine özgü olmadığı. AK Parti tabanının yüzde 39’u enflasyonun artacağını öngörürken, aynı kalacak diyenlerle birlikte bu oran yüzde 64’e ulaşıyor. Başka bir deyişle, iktidar seçmeninin üçte ikisi hükümetin enflasyon düşüyor söylemine inanmıyor. Merkez bankalarının para politikasında en kritik hedeflerden biri olan beklenti yönetimi, bu tablo karşısında sorgulanmak durumundadır.
Hane Ekonomisinin Kırılması: Eşit Dağılmayan Bir Yük
Katılımcıların yüzde 57’si hane ekonomisinin son bir yılda kötüleştiğini belirtiyor. Bu oran endişe verici olsa da asıl çarpıcı tablo gelir kırılımında ortaya çıkıyor: Düşük gelir grubunda kötüleşme oranı yüzde 78’e çıkarken, üst gelir grubunda yüzde 21’e düşüyor. 57 puanlık bu fark, ekonomik sıkışmanın simetrik yaşanmadığını, yükün en büyük bölümünün dar gelirli kesime bindiğini net biçimde ortaya koyuyor.
Temel ihtiyaçları karşılama güçlüğü de bu resmi teyit ediyor. Katılımcıların yüzde 83’ü mevcut gelirle temel ihtiyaçları karşılarken zorlandığını ya da kısmen zorlandığını ifade ediyor. Bu oran marjinal değil; toplumun geneline yayılmış yapısal bir soruna işaret ediyor. Hane bütçesini en çok zorlayan kalemlerde ise gıda yüzde 46 ile açık ara ilk sırada yer alıyor; enerji ve faturalar yüzde 27 ile onu izliyor. Bu iki kalemin toplamı hane bütçesinin yaklaşık dörtte üçünü işaret ediyor; üstelik her ikisi de ikame edilmesi güç zorunlu harcamalar. Böyle bir yapıda tasarruf yapmak değil, bütçeyi dengelemek bile başlı başına bir mücadeleye dönüşüyor.
Kredi Kartı: Lüks Araçtan Hayatta Kalma Mekanizmasına
Raporun en çarpıcı bulgularından biri, kredi kartının gündelik ekonomik hayattaki dönüşümü. Katılımcıların yüzde 35’i temel ihtiyaçlarının çoğunu kredi kartıyla karşılıyor; toplamda yaklaşık yarısı temel harcamalarda karta başvuruyor. Kredi kartı artık beyaz eşya ya da tatil için değil, market alışverişi ve fatura ödemeleri için kullanılıyor.
Bu kullanım genişledikçe geri ödeme tablası da endişe verici bir görünüm alıyor. Kartlı harcama yapanların yalnızca yüzde 31’i borcun tamamını ödeyebilirken, yüzde 29’luk kesim ya sadece asgari tutarı ödeyebiliyor ya da bunu bile yapmakta zorlanıyor. Düşük gelir grubunda borcun tamamını kapatabilenlerin oranı yüzde 17’ye iniyor. Bu tablo, kredi kartının kısa vadeli bir likidite köprüsü olarak devreye girdiğini, ancak yapısal gelir sorununu çözmediğini gösteriyor. Aksine, birikimli faiz yüküyle birlikte finansal baskıyı kalıcılaştırıyor.
Borç Döngüsü: Yeni Kredi, Eski Borç İçin
Araştırmanın özellikle altını çizdiği bir başka kırılma noktası da kredi kullanım amacı. Önümüzdeki dönemde kredi kullanmayı düşünenlerin yüzde 28’i bunu mevcut borçlarını kapatmak için planlıyor; konut ya da otomobil gibi varlık edinme amaçlı krediler ikinci planda kalıyor. Düşük gelir grubunda bu oran yüzde 37’ye çıkıyor.
Bu tablo, klasik ekonomi kitaplarındaki borçlanma mantığının yerini savunmacı bir finansal refleksin aldığını gösteriyor. Borçlanma artık bir yatırım kararı değil, mevcut yükümlülükleri sürdürme çabası. Üst gelir grubunda kredi konut ve otomobil alımı için değerlendiriliyor; alt gelir grubunda ise borcun borçla çevrildiği bir döngü oluşuyor. Bu ayrışma, yalnızca bugünkü gelir farkını değil, gelecekteki servet uçurumunu da besliyor.
Tasarruf Kapasitesi: Finansal Dayanıklılığın Göstergesi Çöküşte
Raporun belki de en kritik bulgusu, tasarruf verisinde gizli. Katılımcıların yüzde 49’u önümüzdeki 12 ayda hiç tasarruf yapamayacağını belirtiyor; “çok sınırlı” diyenlerle birlikte bu oran yüzde 67’ye ulaşıyor. Düşük gelir grubunda tasarruf yapamayacağını belirtenlerin oranı yüzde 66. Düzenli tasarruf yapabileceğini düşünenlerin payı ise yalnızca yüzde 13.
Tasarruf, bir lüks göstergesi değil; beklenmedik harcamalar, sağlık giderleri ya da iş kaybı gibi durumlarda devreye giren temel güvenlik ağıdır. Tasarruf yapamayanlar, her şok karşısında borçlanmak zorunda kalır. Üçte iki oranında bu kapasitenin yok olması, ekonomik dayanıklılığın ciddi biçimde zayıfladığını; toplumun önemli bir bölümünün kırılganlık eşiğinde yaşadığını gösteriyor.
Sonuç: Teknik İyileşme, Toplumsal Karşılık Bulamıyor
Raporun genel değerlendirmesi bütün bu verileri tek bir çerçevede birleştiriyor: Enflasyon oranındaki teknik gerileme, vatandaşın günlük deneyiminde karşılık bulmadığı sürece ekonomik güven yeniden tesis edilemiyor. Fiyat istikrarı gerekli; ama yeterli değil. Gelir istikrarı ve tasarruf kapasitesinin yeniden oluşması olmadan ekonomik normalleşme toplumsal zemine oturmuyor.
Araştırmanın ortaya koyduğu tablo, makro ekonomik göstergeler ile hane düzeyindeki gerçeklik arasındaki derin mesafeyi çarpıcı biçimde gözler önüne seriyor. Türkiye’de ekonomik tartışmanın artık büyüme rakamlarından çok sofraya, faturaya ve kredi kartı ekstresine bakarak yapılması gerektiğini söylüyor.
Raporun tamamına buradan erişebilirsiniz.



